Çağımızın en güçlü yanılsaması, her bireyin kendi hayatının tam yetkili öznesi olduğuna inanmasıdır. Oysa görünüşteki bu öznellik, çoğu zaman başka güçlerin hükmü altında şekillenir: piyasa mantığı, dikkat ekonomisi, sürekli meşguliyet kültürü... İnsan, kendi tercihlerinin mimarı olduğunu sanırken, aslında içinde yaşadığı çağın ruhuna ve beklentilerine göre kendini inşa eder. İşte bu yüzden, özgürlük olarak sunulan çoğu şey, yalnızca incelmiş bir tahakküm biçiminin cilalanmış yüzeyinden ibarettir.

“Kimliklerimiz temellerini geçmişten alıyor gibi görünür, aslında kim olmak istediğimiz, içinde bulunduğumuz toplumsal bağlam ve gelecek beklentilerimiz doğrultusunda sürekli yeniden belirlenir. Kişi, kendi doğasının dışavurumundan çok, kültür içinde oynadığı bir performanstır.”

— Erving Goffman

Postmodern birey; görünür olmak, seçilmek, beğenilmek ve sürekli üretmek zorunda hisseder. Ancak bu hareketlilik, bir yere ait olmayı, bir cemiyete bağlanmayı ya da bir anlam etrafında derinleşmeyi sağlamaz. Aksine, hızla akıp geçen anların içinde, her şeyin eşzamanlı olarak yaşandığı fakat hiçbir şeyin tam olarak kavranamadığı bir dağılmaya yol açar. İnsan artık zamanın taşıyıcısı değil, onun tüketicisi hâline gelmiştir. Bu da en çok, kişinin toplumsal ve siyasal varoluşunu silikleştirir. Artık kimse yurttaş olarak var olmayı değil, kullanıcı olarak kalmayı yeterli bulur.

“Yalnız biz Atinalılar, devlet işlerine karışmayanlara kendi işi gücüyle uğraşan sessiz bir yurttaş değil, hiçbir işe yaramayan biri gözüyle bakarız.”

— Perikles’in Cenaze Söylevi

İki bin beş yüz yıl önce dile getirilen bu sözler, siyasetin yalnızca seçkinlerin değil, her yurttaşın asli meselesi olduğunu ima eder. Antik Atina’da idiotes —kamusal meselelerle ilgilenmeyen kişi— yalnızca edilgen bir figür değil, aynı zamanda eksik bir insandır.

Perikles’in "devlet işleri"nden kastını, bugünün dar siyaset anlayışıyla; parti çekişmeleri, meclis kavgaları ya da seçim gündemleriyle sınırlı okumamak gerekir. Polis, yalnızca bir şehir-devleti değil, aynı zamanda hukuki ve kültürel bir topluluğu ifade eder. Politika ise Yunanca politikos sıfatından türemiştir; anlamı "kamu işlerine dair"dir — yani şehrin kolektif hayatı üzerine düşünmek, tartışmak ve sorumluluk almaktır. Perikles’in yergisine uğrayan idiotes olmamak, dolayısıyla polites olmak, politikaya katılan; cemiyet hayatından elini çekmeyen ve söyleyecek sözü olan bir yurttaş olmayı imler.

Bugünse bu tür bir yurttaşlık anlayışının yalnızca anlamı değil, varlığı da kaybolmuştur. Devlet işlerine karışmayanların sayısı artarken, “hiçbir işe yaramayanlar” göze batmaz hâle gelmiştir. Çünkü “işe yaramazlık” tanımı değişmiştir.

Postmodern yurttaş,varoluşunu artık politik ya da ahlaki ölçütlerle değil; verimlilik ve görünürlük üzerinden tanımlar.

Yurttaşlık yerini kullanıcı olmaya,

düşünce yerini tepki vermeye ve söylenmeye,

aidiyet ise yerini kişisel markaya bırakmıştır.

Postmodern bireyin içine düştüğü durum bir eksiklikle değil, fazlalıkla başlar. Yasaklarla değil, sınırsız seçeneklerle kuşatılmış bir öznedir artık. Verdiğimiz her kararın potansiyel fırsat maliyetinin endişesiyle; yaşayamadığımız olasılıkların ve haz olarak pazarlanan arzu nesnelerinin tatminsizliğiyle yaşarız.

Neoliberal çağın bireyi, dışsal bir disipline değil, özgür olduğu inancıyla kendi kendini gözetleyen ve yoran bir benliğe dönüşmüştür. Efendi-köle diyalektiği, yerini köle-köle ya da efendi-efendi diyalektiğine bırakmıştır. Artık gelenek, otorite ya da korku değil; görünürlüğün cazibesi ve seçilme arzusu yönlendiricidir. Öz-sömürü, dıştan gelen sömürüden daha ikna edicidir; çünkü ona özgürlük duygusu eşlik eder.

Böylece, onaylanma ve görünür olma arzusuyla beslenen yeni bir "yetersizlik ideolojisi" doğmuştur. Bu ideoloji, bireyi bir tür amok koşucusuna dönüştürür: Kendini sürekli yarıştıran, bu kervanın en önünde olmaya çalışan, ama neden koştuğunu unutmuş bir figür.

Çağın insanı, içselleşmiş rekabetin ve kendi emeğine yabancılaşmış bir üretkenliğin taşıyıcısıdır.

Her anını optimize etmeye çalışan,

zamanı verimlilik cetveliyle dilimleyen,

görünürlükle varlık kazandığını sanan bir varlık…

Ama tam da bu yüzden tükenmiştir.

Sürekli meşguldür, ama köksüzdür.

Kalabalıkların içindedir, ama ilişkisizdir.

Bu özne, aslında yaşamaz; yalnızca çalışır, karşılaştırır ve tüketir.

Zamanla kurduğu ilişki artık “anlam”la değil, “verim”le tanımlanır.

Tarih boyunca insan doğası, hiçbir dönemde tek bir kavramın —verimin— bu ölçüde yönlendirdiği bir varoluş paradigması içinde kavranmamıştı.

“Bugün zamanın kokusu yoktur. Çünkü ne geçmişe ne geleceğe uzanır; yalnızca anlık performansa sıkışmıştır.”

— Byung-Chul Han

İşte bu sıkışmışlık, bireyi yalnızlaştırmakla kalmaz; onu cemiyetin dışına da iter.

Bağ kuramayan, düşünsel derinlikten uzak, ortaklık ve sorumluluk hissini yitirmiş bir insan tipiyle karşı karşıyayız.

Birey vardır,yurttaş(polites)ortadan kalkmıştır.

Yaşanmış zaman yerine optimize edilmiş zamanın öncelenmesi ve örtük bir toplumsal mutabakat haline gelmesi bireyin kısıtlı zamanı ve kısıtlı dikkatini sadece kendisinin onaylanacağı,mükafatını göreceği bir çerçeveye sıkıştırdı.

Kısıtlı zaman ve uçucu dikkat, bireyi görünür olma mecburiyetine, dahası bütünüyle başkalarının bakışına (gaze) bağımlı kıldığında; insan, kendi varlığını ötekinin değerlendirmesine indirger. Bu koşullar altında yaygınlaşan antidepresan kullanımı, terapilere yönelen artan talep, sosyal medyada dolaşan pop-psikoloji içerikleri ve sınıf farkı gözetmeksizin her kesime sirayet eden anksiyete;bütün bunlar dağılmış benliğin ve artık kokusu olmayan,yitirilmiş zamanın tezahürleridir.

Bütün bu manzara karşısında geliştirilen bireysel kaçış yolları —kendi markasını yaratmak, kişisel gelişim reçetelerine sarılmak, algoritmaların biçimlendirdiği görünürlük stratejileri— meseleyi çözmekten çok derinleştirir. Cemiyetleşme, yalnızca aynı mekânda bulunmak ya da benzer ilgi alanlarını paylaşmakla değil; ortak bir zamanı, anlamı ve sorumluluğu yeniden kurmakla mümkündür. Bunun için önce içinde bulunduğumuz bu dağınıklığı tespit etmek, adını koymak ve anlaşılır kılmak gerekir. Çünkü kaybedilen zamanı geri getirecek olan ne hızın artışı ne de seçeneklerin çoğalmasıdır; ancak birlikte var olmanın, konuşmanın ve paylaşmanın yeniden öğrenilmesidir. Bu farkındalık, mevcut düzenin yarattığı boşluğu görünür kılmakla kalmaz; aynı zamanda onu doldurabilecek yeni bir toplumsallığın kurucu zeminini de hazırlar. Parçalanmış zamanın yeniden bir bütün hâline gelmesi, ancak bu zeminde filizlenecek kolektif irade ile mümkün olacaktır —ve bu irade, geleceğe dair umudu soyut bir temenniden çıkarıp, somut bir inşa sürecine dönüştürebilir.