Matt Haig’in Gece Yarısı Kütüphanesi’ni okurken kitabın ortalarına doğru hikâye bana garip bir şekilde tanıdık gelmeye başladı. Bir süre sonra bunun nedenini fark ettim: Kitap bana Disney Pixar’ın en sevdiğim yapımlarından biri olan 2020 yılında çıkan Soul filmini hatırlatıyordu.
Aslında hikâyeler birbirinden oldukça farklı. Gece Yarısı Kütüphanesi’nde Nora Seed, hayatından vazgeçtiği anda kendisini yaşamla ölüm arasında bulunan bir kütüphanede yani arafta buluyor. Buradaki kitapların her biri, geçmişte farklı bir karar vermiş olsaydı yaşayabileceği başka bir hayatı temsil ediyor. Nora da pişmanlıklarından yola çıkarak bu hayatları tek tek denemeye başlıyor. Temelde aradığı şey, yaşamaya değer olduğunu düşündüğü bir hayat.Ancak Nora’nın yanıldığı bir şey var; mükemmel hayatı bulabileceğine inanıyor ve kök hayatından mutlu olamıyor.
Soul’da ise Joe Gardner’ın problemi biraz farklı. Joe yaşamak istemeyen biri değil. Tam tersine, hayatta ne istediğini bildiğinden fazlasıyla emin. Caz müzisyeni olmayı hayatının amacı hâline getirmiş ve gerçek hayatının ancak bunu başardığında başlayacağına inanıyor.
Biri geçmişte başka kararlar vermiş olsaydı daha mutlu olup olmayacağını sorgularken, diğeri gelecekte ulaşacağı bir hedefin onu mutlu edeceğine inanıyor. Ama ikisinin de yaptığı şey aslında benzer: İçinde bulundukları hayatın değerini başka bir yerde aramak.
Bu benzerliği fark ettikten sonra internette biraz araştırdım ve bunu düşünen tek kişinin ben olmadığımı gördüm. Little Ponderings’te yayımlanan “Lessons from Purgatory” başlıklı yazıda Soul ve The Midnight Library doğrudan karşılaştırılıyor. Yazıda iki hikâyenin de karakterlerini yaşam ile ölüm arasında bir yere götürerek kendi hayatlarına dışarıdan bakmaya zorlaması üzerinde duruluyor. Hatta aynı düşüncenin izleri It’s a Wonderful Life’a kadar götürülüyor.¹
Paperback Constellations’ta yayımlanan bir The Midnight Library incelemesinde de kitabın Soul ile benzer bir hissiyat yarattığından bahsediliyor.² Krithika Writes’taki “Death, Beyond and In Between” yazısında ise bence iki eser arasındaki en önemli ortak noktalardan biri ele alınıyor: Hayatın anlamını büyük bir başarıya ya da ulaşılması gereken belirli bir amaca bağladığımızda, yaşadığımız hayatın kendisini kaçırabiliyoruz.³
Benim iki eseri en çok birbirine benzettiğim nokta da tam olarak bu.
Soul’da bunu özellikle 22 üzerinden görüyoruz. Dünyada geçirdiği kısa süre boyunca onun ilgisini çeken şeyler Joe’nun hayatı boyunca peşinden koştuğu büyük hedeflerle pek ilgili değil. Küçük ve sıradan şeylerden etkileniyor. Örneğin ilk defa bir Pizza dilimini tadıyor ve yaşama amacını neredeyse bir Pizza dilimine atfediyor. Joe ise bunların değerini ancak daha sonra fark ediyor.
Nora’nın hikâyesinde bunun başka bir versiyonu var. O da mutluluğun başka bir meslekte, başka bir ilişkide ya da bambaşka bir hayatın içinde saklı olduğunu düşünüyor. Fakat farklı ihtimalleri gördükçe hiçbir hayatın dışarıdan göründüğü kadar kusursuz olmadığını anlıyor.
Belki bu yüzden Soul ile Gece Yarısı Kütüphanesi bende bu kadar benzer bir his bıraktı. Biri bize yaşayabileceğimiz sayısız farklı hayatı gösterirken, diğeri sahip olduğumuz tek bir hayatın içindeki sayısız küçük anı gösteriyor.
İkisinin sonunda vardığı yer ise bana oldukça yakın geliyor: Hayatın anlamı her zaman bulunmayı bekleyen büyük bir amaç, doğru verilmiş kararlar ya da sonunda ulaşacağımız kusursuz bir hayat olmayabilir. Bazen sürekli hayatın anlamını ararken, hayatın kendisini gözden kaçırıyor olabiliriz.



