En sessizinden en gürültülüsüne, en naifinden en kabasına, en özgüvensizinden en
egolusuna, en yalnızından en kalabalığına… Herkesin içinde çıkmayı bekleyen bir aktör
olduğuna inanırım.
Buna, bu yazıyı okuyanları da inandırabilecek birinin hayatını anlatmak istiyorum. Sizleri
biriyle tanıştıracağım. Onu tanıdıktan sonra siz de içinizde çıkmayı bekleyen bir aktör
olduğunu fark edeceksiniz.
Kendisini bildi bileli hep sessiz bir çocuk olarak büyüdü. Fazla arkadaşı yoktu. Nedense
kimsenin onu anlamayacağını düşünürdü; şayet anlaşılması zor bir çocuktu. İçinde fırtınalar
kopardı ama o, bunları dışarıya yansıtmayı beceremezdi. Yazarak anlaşmakta çok iyiydi ama iş
yüz yüze gelip konuşmaya geldiğinde, orada hep sınıfta kaldı.
Bu yüzden duygularını yansıtmayı değil, içtenlikle yaşamayı tercih etti. İçi içine sığmazdı ama
hep içinde kalırdı. Bazen yazıya dökülürdü ama asla insanlara ayna olamazdı. İnsanlara içten
içe sinirlenirdi ama hayatında hiç bağırmadı.
Böyle büyüyen bir çocuk, erişkinliğe girmeye başladığı ilk yıllarda tabii ki çok tökezledi. Hayatı
bir tiyatro sahnesi olarak düşündüğünüzde, tabiri caizse çokça sahneden düştü, çokça ezber
unuttu, seyircilerin önünde çokça ne yapacağını bilemez hâlde donakaldı.
Bu kadar özgüveni düşük, ışıkların kendi üzerinde parlamasından her daim rahatsız olan bu
birey, “Denemem lazım.” deyip bir adım attı. Hayat karmaşasından onu uzakta tutması için
“hobi” der geçerim diye düşünüp, hayat sahnesinden tiyatro sahnesine ilk adımlarını attı.
Başta herkesin ona bakmasından o kadar rahatsız oldu ki hemen inmek istedi. Gözlerini kör
edecek kadar güçlü yanan o ışıklardan o kadar huzursuzdu ki yalpalayıp düşeyazdı. İnsanlar,
onun panikten tir tir titrediği sahneye o kadar rahat çıkıp, o anki düşüncesiyle “şaklabanlık”
yapabiliyorlardı ki şaşkınlıktan küçük dilini yuttu. Kendisinin ise “şaklabanlık” olarak
nitelendirdiği o hareketlerin hiçbirini yapmaya cesareti yoktu.
Ona farklı geliyordu.
Günler geçtikçe sahneye bir öncekinden daha fazla alışabiliyordu. İlk defa yazdığı bir şiiri
herkese o sahnede okumuştu. Eğitmeni, “Şairiyle empati kurabileceğiniz bir şiir seçin.”
demişti.
Kendisinden daha fazla empati kurabileceği biri olabilir miydi ki?
O günden sonra sahneye biraz daha alıştı. Kendinden bir parçayı ilk defa göstermişti çünkü.
Koca bir yılı biraz çekingen, biraz aralara kaynayarak kotarmıştı “şaklabanlığı”. Fakat bir yılın
sonunda, herkesin o sahneye tek başına çıkacağını; tiyatrocuların “tirad”, kendisinin ise
“upuzun bir yazı” olarak nitelendirdiği şeyi ezberleyeceğini ve bir de o karaktermiş gibi
oynayacağını öğrendi.
Tek başına.
Mümkün bile değildi.
Derken tiradın adını öğrendi: Jeanne d’Arc’ın (Jan Dark) yakılmadan önceki son tiradı.
Jan Dark; Yüz Yıl Savaşı sırasında İngiltere’ye karşı Fransız ordularına komuta ederek tarihin
akışını değiştiren, Fransa’nın en önemli ulusal kahramanlarından ve Katolik azizelerinden
biriydi. Kendisi ise Jan Dark’ın tam tersiydi.
Jan Dark kahramandı. O, hayatında hiç kahraman olacak kadar önemli biri olmamıştı.
Jan Dark’ın Tanrı’yla bağı çok kuvvetliydi. O ise çoğu zaman “Tanrı beni unutmuş olabilir mi?”
diye düşünürdü.
Jan Dark, idealleri ve inandıkları uğruna küçük bir kız olarak herkesi karşısına alabilecek kadar
cesur biriydi. O ise hayatı boyunca hiç bağırmamış, ürkek bir kız çocuğuydu.
Nasıl o karakter olacaktı bilmiyordu ama yapmalıydı.
İlhamını Jan Dark’tan aldı.
Cesur olup sahneye kendisi olarak değil, Jan Dark olarak çıkacaktı.
Jan Dark’a zarar gelmeyeceğinin sözünü verip onu yarı yolda bırakanlara, yakılarak
katledilmeden önceki son serzenişlerini kendi hayat sahnesine uyarlayacak; kendisini bu
zamana kadar yarı yolda bırakan insanlara asla bağıramamasının intikamını alır gibi
canlandıracaktı.
Uzun bir süre tüm hazırlıklarını yaptı.
Jan Dark ile ilgili araştırmalar yaptı, kitaplar okudu, filmler izledi. Odasında bağırmadan
bağırdı, bağırıyormuş gibi yaptı. Jan Dark’ı hissetti, içselleştirdi.
Mahkum elbisesi giydi. Kendi elleriyle gerçek demir zincirlerden ellerine ve ayaklarına
prangalar yaptı. Bir peruk ve biraz makyajla kafasında kurduğu o görüntüyü oluşturdu. Doğru
müzikleri seçti, doğru ışıkları düşündü. Hepsini bir kağıda özenerek yazdı ve teknik ekibe
verdi.
Şimdi sahne zamanıydı.
Şimdi etiyle, kemiğiyle bütün olduğu Jan Dark’ı sergileme zamanıydı.
Perde açıldı.
Işıklar yandı.
Güçlü sahne ışığından sadece ön sırada oturan ekip arkadaşlarının birkaçını seçebiliyordu.
Bütün gözler merakla ona bakıyordu.
Sahnedeydi.
Yapayalnızdı.
Alkışlarla kendine geldi.
On dakika sürmüştü.
On dakika boyunca o, o değildi. Ağladı, serzenişte bulundu, bağırdı.
Hayatı boyunca nasıl bağırılır bilmeyen o kişi, hayatında ilk defa bağırdı.
Koskocaman bir sahnede.
İnsanların gözlerinin içine tek tek bakarak.
Yavaş yavaş, acelesi yokmuş gibi.
Zaman durmuş gibiydi.
On dakika sonra kendine geldi.
O on dakikalık süreçte o değildi ki.
On dakika boyunca Jan Dark’ın ruhu geldi, serzenişte bulundu ve gitti.
Hayatı boyunca belki kimselere söylemeye cesaret bulamayacağı o kelimeleri insanların
yüzüne karşı bağırarak söylediği için alkış almıştı.
Utandı. Övgüleri bir süre kabul edemedi. Kendine gelemiyordu ama alkışlar da bir türlü
kesilmiyordu.
Hoşuna gitmişti.
Görülmek.
Duyulmak.
Hissedilmek.
Alkışlanmak…
İlk defa gözlerini kör edercesine yanan o güçlü sahne ışığı onu rahatsız etmemişti.
İçinden, “Ben burada ‘ben’ olduğumu hissettim.” dedi.
“Ben sahnede olmalıyım. Sanırım dünyaya bunun için gelmişim.” dedi.
O özgüvensiz, o ürkek, toplumdan kendini soyutlamış, o yalnız, o içine kapanık kız; yedi yıl
boyunca bizzat sahneye çıktı ve çıkmaya devam ediyor.
Artık sahne ışığı onu rahatsız etmiyor.
Artık hem tiyatro sahnesinde hem hayat sahnesinde düşecekmiş gibi hissetmiyor.
Artık özgürce bağırabiliyor.
Kim olduğunun farkında.
Hala ilk günkü gibi dünyaya bunun için geldiğine inanıyor.
Hala ilk günkü gibi kendisini sahnenin kenarında bırakıp rol kişisi kimse, o oluyor.
Sahneye çıkmayı ikinci mesleği yaptı.
Bundan sonra hayatı boyunca sahnede olacağının farkında.
O artık tiyatronun getirdiği disiplinle kendini geliştirmiş; insan ilişkilerinde duygularını karşı
tarafa yansıtmakta zorlanmayan, özgüveni yüksek, kendini bilen, kendini çok iyi tanımlayan,
dünyaya ne için geldiğinin farkında biri.
O artık 28 yaşında bir yetişkin.
Ama sanırım hala o küçük kız çocuğunun içinde bir yerlerde, ilk kez sahneye çıkmadan önce
ışıklardan korkan bir tarafı var.
Belki de mesele o korkunun tamamen kaybolması değildir.
Belki mesele, korkarken de sahneye çıkabilmektir.
Ve belki tiyatronun bize öğrettiği en güzel şeylerden biri budur:
Hepimizin içinde, bir gün çıkmayı bekleyen bir aktör vardır.
Onu bulmak için bazen yalnızca ışıkların yanmasını beklemek gerekir.
Herkese selamlar. Ben az önce okuduğunuz hikayenin başrolü Aslı Dumral.
İÇİNDEKİ AKTÖRÜ ÇIKAR
- 14 Ekim 2026
- 13



