Aşk, çoğu zaman kalbin diliyle açıklanır; ama bilim, bu duygunun kökeninde beynimizin kimyası ve genetik yapımızın da önemli bir rolü olduğunu ortaya koyuyor. Her ne kadar tek bir “aşk geni” bulunmasa da, bazı genetik kombinasyonlar insanların aşkı nasıl hissettiğini, kime bağlandığını ve ilişkilerinde nasıl davrandığını etkileyebiliyor. Bu süreçte en etkili sistemlerden biri dopamin sistemidir. Dopamin, beynin ödül merkezinde mutluluk ve motivasyon duygularını tetikler. Özellikle DRD4 geninin belirli varyantlarına sahip kişiler, tutkulu ve yenilik arayışına açık bir aşk anlayışına sahip olabiliyor. Bu genetik yapı, aşkın neden bazı insanlarda daha yoğun yaşandığını açıklayabiliyor. Bir diğer önemli etken serotonin sistemidir. Serotonin, duygusal dengeyi sağlayan nörotransmiterdir ve SLC6A4 geninin kısa formunu taşıyan bireylerde duygusal dalgalanmalar daha sık görülür. Bu kişiler, aşk ilişkilerinde daha kaygılı veya bağımlı davranabilir. Bu da aşkın hem büyüleyici hem de karmaşık bir deneyim olmasının biyolojik açıklamasıdır. Bağlanma ve güven duygularını düzenleyen oksitosin (OXTR) ve vazopressin (AVPR1A) genleri ise uzun süreli ilişkilerde rol oynar. OXTR genindeki belirli varyantlar, bir partnerle empati kurma ve duygusal yakınlık geliştirme eğilimini artırır. AVPR1A genindeki bazı değişkenler ise özellikle erkeklerde sadakat ve uzun vadeli bağlılıkla ilişkilendirilmiştir. Yine de aşkın genetik kodu tek başına kaderimizi belirlemez. Çocukluk deneyimleri, çevresel faktörler, kültür ve öğrenilmiş davranışlar, genetik eğilimlerimizle birleşerek her insanda farklı bir aşk biçimi oluşturur. Bunların tümüne bakıldığında, genlerimiz aşkın temel notalarını yazsa da, melodiyi yaşamın kendisi besteler. Aşk hem biyolojik hem de ruhsal bir deneyimdir; yani kalbimizin attığı her ritimde biraz DNA, biraz da hikâyemiz vardır.
Aşık Olma Biçimimizi Etkileyen Genetik Kombinasyonlar
- 9 Ocak 2026
- 18


-png-1766323558-1823714642.png)
