Hayatımızı yetişmemiz gereken şeylerle doldururken, yaşamayı ne zaman erteliyoruz?
Sabah çalan alarm, cevaplanmayı bekleyen mesajlar, yetişmesi gereken işler, toplantılar, sorumluluklar... Daha gün başlamadan zihnimizde tamamlanmayı bekleyen onlarca şey beliriyor. Birini bitiriyoruz, diğeri başlıyor. Bir yere yetişiyoruz, ardından başka bir yere geç kalmamak için acele ediyoruz. Günün sonunda ise ne kadar çok şey yaptığımızı biliyor ama kendimiz için ne yaptığımızı hatırlamakta zorlanıyoruz.
Hiç düşündünüz mü, en son ne zaman hiçbir yere yetişmek zorunda olmadan bir gün geçirdiniz?
Artık yalnızca çalışmak, üretmek veya sorumluluklarımızı yerine getirmek yeterli gelmiyor. Aynı zamanda kendimizi geliştirmeli, yeni şeyler öğrenmeli, sosyal hayatımıza zaman ayırmalı, sağlıklı yaşamalı, seyahat etmeli ve bütün bunları yaparken hayatın hiçbir anını kaçırmamalıyız.
Sanki iyi bir hayat yaşamanın koşulu, mümkün olduğunca çok şey yapabilmekmiş gibi.
Peki, gerçekten öyle mi?
Meşgul Olmak, İyi Yaşamak Anlamına mı Geliyor?
Bir süredir yoğunluğun hayatımızda neredeyse bir başarı göstergesine dönüştüğünü düşünüyorum. Birine nasıl olduğunu sorduğumuzda aldığımız cevaplar genellikle birbirine benziyor: “Çok yoğunum”, “Hiç vaktim yok”, “Koşturmaca işte...”
Takvimimizin dolu olması, sürekli bir yerlere yetişmemiz ve aynı anda birçok sorumluluk üstlenmemiz bize üretken olduğumuzu hissettiriyor. Boş kaldığımızda ise dinlenmek yerine yapabileceğimiz başka şeyleri düşünmeye başlıyoruz.
Oysa meşgul olmakla verimli olmak, verimli olmakla da mutlu olmak aynı şey değil.
Özellikle sorumluluk almayı seven, yeni fikirler üretmekten heyecan duyan ve başladığı işi en iyi şekilde tamamlamak isteyen biriyseniz, bunu kabul etmek her zaman kolay olmuyor. Çünkü bazen bizi yoran şey yalnızca yapmak zorunda olduklarımız değil, kendi isteğimizle üstlendiğimiz sorumluluklar da olabiliyor.
Ve insan sevdiği şeylerden yorulabileceğini kabul etmekte daha fazla zorlanıyor.
Her Şeyi Yapabilmek, Her Şeyi Yapmamız Gerektiği Anlamına Gelmiyor
Günümüz dünyasında önümüzde neredeyse sınırsız seçenek var. Öğrenebileceğimiz diller, katılabileceğimiz eğitimler, geliştirebileceğimiz beceriler, dahil olabileceğimiz projeler...
Bir yandan bütün bu imkânlar heyecan verici. Diğer yandan her seçeneğin değerlendirilmesi gereken bir fırsat gibi sunulması üzerimizde görünmez bir baskı oluşturuyor.
Bir başkasının başarısını görüyor, kendi hedeflerimizi sorguluyoruz. Birinin seyahatlerini izliyor, yeterince gezmediğimizi düşünüyoruz. Böylece hayat, farkında olmadan kendi ritmimizde ilerlediğimiz bir yolculuk olmaktan çıkıp başkalarının hızına yetişmeye çalıştığımız bir yarışa dönüşüyor.
Üstelik bu yarışın belirgin bir bitiş çizgisi de yok.
Bir hedefe ulaştığımızda kısa bir süre mutlu oluyor, ardından kendimize yenisini belirliyoruz. Başardıklarımızı kutlamak için bile bazen yeterince zaman ayırmıyoruz.
Ancak bir şeyi yapabilecek olmak, onu mutlaka yapmamız gerektiği anlamına gelmiyor.
Kendimize Ayırdığımız Zaman Neden Hep En Sona Kalıyor?
Gün içerisinde işlerimize, toplantılarımıza, arkadaşlarımıza ve sorumluluklarımıza zaman yaratabiliyoruz. Ancak konu kendimize geldiğinde çoğu zaman aynı cümleyi kuruyoruz: “Biraz işlerim hafiflesin, ona da zaman ayıracağım.”
Peki, işler gerçekten ne zaman hafifliyor?
Belki de sorun zamanımızın olmaması değil, kendimize ayıracağımız zamanı sürekli başka şeylerin tamamlanmasına bağlıyor olmamız.
Bir kitabı okumayı, uzun zamandır gitmek istediğimiz bir yere gitmeyi veya yalnızca hiçbir şey yapmadan vakit geçirmeyi hep daha uygun bir zamana erteliyoruz.
Oysa kendimize zaman ayırmak yalnızca dinlenmek değil, ne istediğimizi düşünmek için de kendimize alan açabilmek.
Hayatımızı planlamakta bu kadar başarılıyken, o hayatın içerisinde nasıl hissettiğimizi ne kadar önemsiyoruz?
Kendimize Geç Kalmadan...
Başarılı olmak istemenin yanlış bir tarafı olduğunu düşünmüyorum. Ben de yeni şeyler öğrenmenin, sorumluluk almanın ve ortaya somut bir sonuç çıkarmanın verdiği tatmini seviyorum.
Ancak hayat yalnızca başarılarımızdan oluşmuyor. Bazen plansız bir akşam, uzun bir sohbet veya hiçbir beklenti olmadan geçirilen birkaç saat de hayatın en değerli anlarına dönüşebiliyor.
Her anın bir amaca hizmet etmesi gerekmiyor. Bazen bir anın değerli olması için yalnızca o anın içerisinde bulunmak yeterli.
Belki de yavaşlamak, hedeflerimizden vazgeçmek değil; neyi, neden istediğimizi daha iyi anlayabilmek için kendimize alan açmak demek.
Çünkü hayat, bütün işlerimizi tamamlamamızı beklemiyor.
Ben hâlâ yeni şeyler yapmak, öğrenmek, üretmek ve kendimi geliştirmek istiyorum. Ancak bütün bunları yaparken hayatın yalnızca ulaşmak istediğim hedeflerden ibaret olmadığını da hatırlamak istiyorum.
Belki de en önemli başarı, daha fazla sorumluluk üstlenmek değil, sahip olduğumuz hayatın içerisinde kendimize de yer açabilmek.
Ve belki de artık kendimize şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir:
Her şeye yetişmeye çalışırken, gerçekten yaşamak istediğimiz hayata ne kadar yetişebiliyoruz?



