Bir şeylerin yolunda gitmesini istemek çok insani.
Plan yapmak, öngörmek, hazırlıklı olmak… Bunlar bize güven verir. Ama bir noktadan sonra kontrol etme isteği, fark etmeden bizi ele geçirir.
Mesela hiç başına geldi mi?
Bir mesaj attıktan sonra “acaba yanlış mı anlaşıldım” diye defalarca okuyup durduğun…
Ya da daha gerçekleşmemiş bir toplantı için senaryolar kurup kendini yorduğun…
İşte bu, kontrol etme ihtiyacının en görünmez hali.
Kontrol aslında bir yanılsama. Çünkü hayatın büyük bir kısmı bizim dışımızda ilerliyor. Ne insanların tepkilerini tamamen yönetebiliriz, ne de geleceği kesin bir şekilde şekillendirebiliriz.
Ama zihnimiz şöyle düşünüyor:
“Eğer yeterince düşünürsem, her ihtimali hesaplarsam, her şey yolunda gider.”
Gitmiyor.
Aksine, daha fazla düşünmek daha fazla belirsizlik yaratıyor. Ve bu belirsizlik kaygıyı besliyor.
Aslında ihtiyacımız olan şey kontrol değil, kabul.
Her şeyin planladığımız gibi gitmeyebileceğini kabul etmek.
Bazen yanlış anlaşılabileceğimizi kabul etmek.
Bazen yeterince iyi olamayabileceğimizi kabul etmek.
Çünkü kontrol etmeye çalıştığımız her şey, bizden bir parça daha götürüyor.
Zamanımızı, enerjimizi, huzurumuzu…
Belki de kendimize sormamız gereken soru şu:
“Gerçekten kontrol etmem gereken ne var?”
Cevap çoğu zaman çok daha basit:
Sadece kendi davranışlarımız, niyetimiz ve verdiğimiz emek.
Gerisi zaten hayatın akışı.
Ve belki de ilk defa, her şeyi bırakınca gerçekten rahatlayacağız.



