Roma’ya gitmeden önce herkes aynı şeyi söylüyordu: “Roma bir şehir değil, bir his.” Açıkçası bu bana biraz klişe gelmişti. Ta ki ilk gün valizimi otele bırakıp kendimi sokağa attığım ana kadar. Ne bir plan yaptım ne de görmek istediğim yerlerin bir listesini çıkardım. Sadece yürümeye başladım. Dar sokaklar, sarıya çalan eski binalar, köşe başlarında karşına çıkan küçük kafeler… Bir noktadan sonra fark ettim ki burada kaybolmak diye bir şey yok. Çünkü nereye gidersen git, mutlaka bir şeye çıkıyorsun. Bir çeşme, küçük bir meydan ya da hiç beklemediğin bir anda karşına çıkan tarihi bir yapı. Roma sana sürekli küçük sürprizler hazırlıyor ve sen sadece yürüyerek bile şehri deneyimliyorsun.
İkinci gün biraz daha “görmem gereken yerler” fikriyle hareket ettim ama Roma’da turistik olmak bile farklı hissettiriyor. Çünkü gördüğün şeyler gerçekten eski. Fotoğraflarda gördüğün yerlerin önünde durduğunda zihnin bunu tam olarak işlemekte zorlanıyor. “Bu gerçekten burada ve binlerce yıldır burada” düşüncesi garip bir şekilde zaman algını değiştiriyor. Geçmiş uzak bir kavram olmaktan çıkıyor, sanki hâlâ o taşların içinde yaşamaya devam ediyor. Bir süre sonra sadece bakmıyorsun, hissetmeye başlıyorsun.
Üçüncü gün ise şehrin en çok hoşuma giden tarafını fark ettim: insanları. Kimse acele etmiyor. Kahve içmek hızlıca yapılan bir ihtiyaç değil, adeta bir ritüel. Bir kafede oturup etrafı izlerken insanların gerçekten orada olduklarını gördüm. Telefonlarına gömülmemişlerdi, birbirleriyle konuşuyor, gülüyor, zaman geçiriyorlardı. Bizim “boş zaman” olarak gördüğümüz şey, onların hayatının doğal bir parçasıydı. O an kendime şunu sordum: Biz ne zaman bu kadar acele etmeye başladık? Neyi kaçırmamak için bu kadar hızlandık?
Son gün yine yürüdüm ama bu sefer daha yavaş. Aynı sokaklardan geçmek, aynı köşeleri görmek farklı bir his yarattı. Bir şehre alışmak sandığımdan çok daha kısa sürüyormuş. Belki de mesele alışmak değil, bulunduğun yeri gerçekten fark etmek. Roma bana büyük, hayat değiştiren dersler vermedi ama önemli bir şeyi hatırlattı: hayat bazen hızlanarak değil, yavaşlayarak yaşanıyor. Dönerken aklımda tek bir düşünce vardı: bazı şehirler gezilmez, hissedilir. Ve Roma kesinlikle onlardan biri.



