Siz hiç birinin yanında otururken görünmez olduğunuzu hissettiniz mi? Ya da bir şeyleri anlatırken, anlaşılmaya çalışırken küçüldüğünüzü? Konuştuğunuz, anlattığınız, hatta yeri geldiğinde kırıldığınızı açıkça dile getirdiğiniz halde karşınızdaki kişiye hiçbir şey ifade etmediğini? Kendinizi anlaşılmak, görülmek için hırpalarken “buAnda büyütülecek ne var?”, “Delirdin mi sen?”, “Yine kafanda kuruyorsun, boş yapıyorsun” gibi cümlelerle duvara tosladınız mı?
İlişkilerde en ağır gelen ve çoğu zaman sonunu hazırlayan şey büyük kavgalar değil, tam da bu bahsettiğim anlardır. Anlaşılmadığınızı, duyulmadığınızı hissettiğinizde, göğsünüzde oluşan o ağırlık, o sessiz çöküş… Çünkü görülmek ve duyulmak aslında “seni ciddiye alıyorum, hayatımda bir yerin var” demektir.
Psikolojik açıdan bakıldığında bu durum yalnızca iletişim problemi değildir; kişinin özdeğer algısına doğrudan temas eder. İnsan, yakın ilişkiler içinde aynalayarak değer hissini pekiştirir (Kohut, 1977). Partneri tarafından ciddiye alınmamak ya da sürekli küçümsenmek, bireyin “ben önemli miyim?” sorusunu tetikler. İlişkisel güç dengesizliği, bireyin özsaygısını aşındırır ve zamanla değersizlik şemalarını aktive eder (Young, Klosko & Weishaar, 2003). Kişi partnerin hayatında “öncelik” değil “ihtimal” olduğunu hissettiğinde, bu yalnızca kırgınlık değil; kimliksel de bir tehdit yaratabilir.
Görülmemek insana şunu düşündürür: “demek ki benim ihtiyaçlarım bu ilişkide yer kaplamıyor.” Ve bu düşünce bir süre sonra çaresizliğe dönüşür, çünkü insan aslında yalnız kalmaktan değil; değersiz hissetmekten korkar.
Zamanla şu cümle içselleşir: “Belki de fazla hissediyorum, abartıyorum, yanlış değerlendiriyorum.” Bu noktada bir çaresizlik döngüsü başlar: Anlaşılmak istiyorum-beni anlamıyorsun- daha fazla açıklarsam belki beni anlar-abarttığımı düşünüyor-belki abartıyorum. Günün sonunda kişi kendi duygularından ve doğrularından şüphe etmeye başlar ve bu da ilişkinin içinde “ben neyim?” sorusuyla birlikte bulanıklığı getirir.
Duygusal doğrulama eksikliği, bireyin kendilik saygısını zedeler ve kişinin kendi içsel deneyimine güvenini azaltır (Linehan, 1993; Reis & Shaver, 1988). Bir noktadan sonra mesele partnerin ne yaptığı olmaktan çıkar; kişi kendi değerini tartmaya başlar.
Sex and the City dizisinde Carrie ile Mr. Big’in, iş için Paris’e taşınması üzerinden yaşadığı tartışma aslında tam olarak bu duygunun dramatik bir örneğidir. Aslında Carrie, ilişkilerdeki davranışlarıyla çok da iyi bir örnek olmasa yaşadıkları bu sahne görülmemeyi ve kadının yaşadığı çaresizliği ve getirdiği öfkeyi güzel ifade etmiştir. Carrie’yi inciten şey Paris değildir; hayatındaki yerinin bir “seçim” değil, bir “opsiyon” gibi hissettirilmesidir. İnsan sevilebilir ama yine de değersiz hissedebilir; çünkü değer, yalnızca söylenenle değil, dahil edilme biçimiyle de ölçülür. İnsan partnerinin hayatında görünür olmak ister. Kararlarda, planlarda ve ihtimallerde.
Belki de bu yüzden mesele hiçbir zaman “beni seviyor musun?” sorusu değildir. Asıl soru şudur: “beni görüyor musun?” çünkü görülmek; yalnızca varlığının kabulü değil, değerinin tanınmasıdır. İlişkiler, iki kişinin aynı hikâyede yer almasıyla değil; birbirinin iç dünyasına gerçekten temas edebilmesiyle derinleşir. Eğer bir ilişkide sürekli kendinizi açıklamak, duygularınızı küçültmek ya da savunmak zorunda hissediyorsanız, belki de sorun fazla hissetmeniz değildir; yeterince görülmüyor olmanızdır. Bu noktada insanın ihtiyacı, haklı çıkmak değil; kendi duygularının bu dünyada bir ağırlığının olduğunu hissetmektir. Çünkü sevgi, değer ve saygıyla desteklenmediği sürece yalnızca bir kelime olarak kalır. Gerçek bağ ise ancak iki tarafın da birbirini gerçekten gördüğü ve duyduğu yerde başlar.



