Ben 90’larda hiç yaşamadım. O dönemin sokaklarında koşmadım, kaset doldurmak için müzikçiye gitmedim, radyodan sevdiğim şarkıyı yakalayınca boş kasete kaydetmeye çalışmadım. Akşam haberlerini tüm evin bir arada izlediği o ritüellerin içinde büyümedim. Yine de garip bir şekilde, 90’lara dair her şey beni kendine çekiyor. Bazen sanki hiç görmediğim bir mahalleye “evime dönüyormuşum” gibi hissettiriyor.
Bu his nereden geliyor?
Hiç yaşamadığım bir dönemi neden bu kadar özlüyorum?
Belki de cevap, bugünün dünyasının üzerimize bıraktığı yorgunlukta saklı.
Şimdi hayat çok hızlı. O kadar hızlı ki bazen ne düşündüğümüzü bile fark edemeden başka bir şeye geçiyoruz. Bildirimler, akışlar, içerikler… Her şey sürekli yenileniyor, değişiyor, güncelleniyor.
90’lar ise benim için, hiç deneyimlemediğim halde, yavaşlıkla özdeşleşmiş bir zaman.
Telefonların sadece arama ve mesaj için olduğu, internetin bağlanırken çıkardığı o meşhur sesiyle sabır eğittiği, bir şeyin hemen bulunamadığı, beklemenin günlük hayatın doğal bir parçası olduğu bir dönem. Beklemek… Şimdi neredeyse unuttuğumuz bir şey.
Bir fotoğrafı çekip anında görememek, sonucu merak etmeyi öğretirdi diyorlar. Şarkı bulmak için kasetlerin arasında saatler harcanırmış. İnsanların birbirine gerçekten ayırdığı “zaman” varmış. Belki de ben, o yavaşlığın hissettirdiği dinginliği özlüyorum.
Çünkü bugün, hiçbir şeyin tadı yokmuş gibi hissettiğimiz anlarda, sığınabileceğimiz bir yavaşlık arıyoruz.
İtiraf etmeliyim, 90’lar bana ‘basitlik’ fikriyle güzel geliyor.
Basit ama iyi, sade ama içten.
Sosyal medyanın parlatmadığı, kimsenin kendini pazarlamak zorunda hissetmediği bir dünya.
Bugün hepimiz en iyi halimizi göstermek için çabalıyoruz. En iyi fotoğraf, en iyi gün, en iyi hikâye… Oysa 90’lar bana göre “en iyi olmak” zorunda olmadığın bir dönem gibi duruyor. İnsanların kusurlu göründüğü ama o kusurların kimseyi rahatsız etmediği, çünkü hayatın daha doğal aktığı bir zaman.
Belki de hiç yaşamadığım halde beni çeken şey bu:
Mükemmel olma zorunluluğunun olmadığı bir dünya.
90’lar modasının geri dönmesi, kasetlerin yeniden satılması, walkmanlerin koleksiyon ürünü haline gelmesi… Bunların tesadüf olmadığı çok açık. Dünyanın her yerinde insanlar geçmişe dönüyor.
Kimisi 80’leri seviyor, kimisi 70’lerin filmlerini.
Ben ise 90’larda hiç doğmamış biri olarak o dönemi kendime yakın hissediyorum.
Neden mi?
Çünkü geçmiş artık sadece bir hatırlama biçimi değil, günümüzün ağırlığından kaçış yolu.
Ekonomik belirsizlikler, siyasi kaoslar, iş hayatının baskısı, sosyal medyanın yarattığı görünmez yarış… Bunların ortasında geçmişe dönmek bir çeşit nefes almak gibi hissediliyor. İnsan bilmediği bir huzura bile özlem duyabiliyor.
90’lar bana göre tam da böyle bir huzur sunuyor:
Tanımadığım ama hayal ettiğim bir rahatlık.
Belki bu yüzden analog fotoğrafçılığı seviyorum. Belki bu yüzden eski filmlere, eski müziklere, retro tasarımlara bakınca içim ısınıyor. Onlarda bir acele yok, bir iddia yok. Sanki kendi ritmini dayatmayan bir dünya gibi.
Bir filmi “bugün nasıl çıkmış” diye merak ederek beklemek, fotoğrafın kusurlu çıkabileceğini bilmek, kasetin bir anda sarıyıvermesi… Bunlar çok küçük şeyler ama belki de tam da bu yüzden kıymetli.
Bugünün pürüzsüzlüğü içinde insan bazen bilinçli olarak pürüz arıyor.
Geçen gün 90’lar temalı bir parti hazırlarken fark ettim:
Ben aslında 90’lara değil, 90’ların temsil ettiği dinginliğe ve samimiyete özlem duyuyorum.
Hiç yaşamadığım bir döneme ait hissetmem çok da şaşırtıcı değil aslında. Çünkü bazen insan geçmişte değil, geçmişin hissettirdiklerinde kendini bulur. Belki 90’lar bana ait değildi ama içimde o döneme ait bir yan hep varmış gibi hissediyorum.
Bugünün karmaşasında, 90’lar benim için hiç yaşamadığım ama yine de beni çağıran bir sığınak oldu.
Belki de bu yüzden, hiç görmediğim o yılları özlüyorum.
Çünkü bazen insan, hiç yaşamadığı bir zamana bile ait hissedebilir.



